Dosya » Makaleler » İRAN SERMAYESİ PALAZLANDI ÖZGÜRLÜK İSTİYOR Dosya-bilgileri
   

İRAN SERMAYESİ PALAZLANDI ÖZGÜRLÜK İSTİYOR
18.02.2010 von TESLIM TöRE

İRAN SERMAYESİ PALAZLANDI ÖZGÜRLÜK İSTİYOR

Bu yazıda İran’da ki gelişmeleri ele alacağım.Ancak,bu konuda sağlıklı bir analiz yapmak, toplumsal olarak nasıl bir dinamizm taşıdığı, alt ve üst yapı itibariyle neye tekabül ettiği, geleceğe yönelik nasıl bir sonuç verebileceği konusunda, tam olmasa bile doğruya yakın bir senteze varabilmek için, tarihe kısa bir göz atmak gerekir.İran da ki toplumsal gelişmelere, tarihin diyalektiği ışığında yaklaşırken, hem İran’ın kısa geçmişi hem de yapmış olduğum senteze dayanak, iki tarihi örnek üzerinde durmak istiyorum. İran’ın kısa tarihine geçmeden önce, Türkiye ile Rusya da ki toplumsal ilerlemelerin kısa geçmişine özetle değinmekte yarar görüyorum.

Bütün toplumsal sistemlerin bir alt bir de üst yapı kurumu vardır. Bazı durumlarda üst yapı kurumu belirleyici olsa da, genel olarak toplumsal ilerleme sürecinde alt yapı kurumu belirleyici bir rol oynar. O nedenle, nesnel durumun şekillenmesinde de, alt yapı ana bir işleve sahiptir. Toplumsal sistemlerin, yaşamış oldukları iç değişim ya da başkalaşım ve ya nicel birikimin nitel bir sıçramaya dönüştüğü, toplumsal devrim durumunda, alt yapı ve üst yapı faktörlerinin her biri kendi konumuna denk rollerini oynarlar. Alt yapının ekonomik üst yapının ise politik olarak ifade edilmesinin yanında, ekonomik yapının aynı zamanda, ekonomi politiğin ürünü olduğu da bir gerçektir. Aynı şekilde, devrimi gerçekleştiren, sınıf ve katmanların, gelecekte gerçekleşecek olan toplumsal ilerleme sürecinde de temel bir rol oynayacağı diyalektik ve tarihsel materyalizm tarafından ispatlanmıştır.

Örneğin Lenin, 1905 Rus devriminin, ağırlıklı olarak halkın katılımı ile gerçekleştiği için bir halk devrimi olduğu, fakat 1908 Türk devriminin ise daha çok bürokratik kadrolar tarafından gerçekleştiği, halk desteği zayıf olduğu için bir halk devrimi olmadığı belirlemesinde bulunmuştu. Her iki devriminde gelişim sürecine baktığımız zaman, 1905 Rus burjuva devriminden sonra gerçekleşmiş olan 1917 Sovyet devriminin de proletarya ve yoksul köylü ittifakının temelinde halkın büyük desteğiyle, 1923 de T.Cumhuriyetini kuran devrimin de
askeri bürokrasinin öncülüğünde halkında belli desteği alınarak gerçekleştiğini görürüz. Tarihin diyalektiğinin toplumların ilerleme sürecinde düz bir gelişim seyri izlemediğini, helezonik iniş çıkışlar yaşadığını, her toplumun ilerlemesinde zaman, mekan, iniş ve çıkış helezonlarının geleceğe yönelik bir perspektif ürettiğini görüyoruz.

Vermiş olduğum her iki örneğin ekonomik alt yapılarını karşılaştırdığımız zaman, her iki ülkenin ekonomik alt yapısının çok farklı olmadığı da görülür. 1905 Rusya’sı ile 1908 Türkiye’sinin ekonomik alt yapısı feodal üretim ilişkilerinin egemen olduğu bir alt yapı. Ekonomik alt yapının aynılığına rağmen, Feodal Rus imparatorluğu çökerken 1905 burjuva devrimi, halkın yoğun katılımı ile, Osmanlı feodal imparatorluğu çökerken, 1908 Türk burjuva devrimi bürokrasinin öncülüğünde gerçekleşiyor. Devamında 1908 Türk devrimi kısa sürede padişahın baskısıyla yıkıldı, Aynı şekilde 1905 Rus devrimi Çarlığın denetimine girdi. Ama parlamento devam etti. Daha sonra gerçekleşen şubat devrimi de, Çarlık da, işçi sınıfının öncülüğünde halkın desteği ile Ekim devrimi tarafından yıkıldı. 1923 de İstibdadı yıkıp yerine kurulan Cumhuriyet askeri bürokrasinin öncülüğünde ve halkın cılız bir desteği ile kuruldu. Toplumsal ilerlemenin bütün bu sürecinde öncüler değişmiyor.

Çok özet bir şekilde vermiş olduğum her iki ülke örneğinde ülkelerin ekonomik alt yapıları birbirine çok yakın olmasına rağmen Rusya da ki toplumsal ilerleme halkın öncülüğünde Türkiye de ise askeri bürokrasinin öncülüğünde oluyor. Bunun nedenleri elbette çok önemli. Her ülkenin tarihsel, toplumsal, kültürel farklı değer ve birikimlerinin olduğu, bu değer ve birikimlerin toplumsal ilerleme sürecinde kendine denk roller oynadığı bilimsel bir gerçekliktir. Ancak, örneklediğim dönemdeki Rusya ve Türkiye’ nin ekonomik alt yapısının birbirinin aynısı olduğuna göre, aradaki farkın, her iki halkın uluslaşma süreci ve uluslaşma biçiminden kaynaklandığını vurgulamam gerekir.

Uluslaşma süreci kapitalizmden önce başladı ve kapitalizmle oluştu. Oluşum sürecine bazı uluslar, doğal toplumsal gelişimlerini yaşayarak ulaştı, bazıları da, belli bir toplumsal olay ve lider tarafından uluslaştırıldılar. Bu uluslaşma biçimi, uluslaşan topluma farklı tüzel kişilikler kazandırıyor. Ruslar, toplumsal gelişimlerinin doğal sürecinde uluslaştılar. O nedenle Lenin’in de “büyük Rus gururu” olarak niteleyip, belirttiği gibi Rus halkı toplumsal ilerlemenin bütün süreçlerinde, gelişimin hep önünde yürüdü. Bu “büyük gururlarından” dolayı, Ekim Devrimine katkı yapmış, İkinci dünya savaşını kazanmış, faşizmi ininden gebertmiş, bütün bir insanlığı faşizmden kurtarmış, şanlı kızıl ordunun , Sovyetlerin çöküşü sırasında cunta yapmasına bile izin vermedi. Tankların yolunu keserek, Kızıl orduyu kışlasına döndürdü.
Bu konuda bir karşılaştırma yaparsak, Türk halkı her zaman ordunun denetimi altında kaldı ve güvenilmez bir konumda yaşadı. Çünkü Türklerin uluslaşması doğal bir seyir izleyerek olmadı. Çeşitli dejenerasyonlardan geçti. Osmanlı tebaasının içinde, uluslaşma sürecine girmiş, uluslaşmaya en yakın olan topluluk Türk (Türkmen) topluluğu idi. Osmanlının ise en koktuğu şey uluslaşmaktı. O nedenle de Osmanlı Türklerin uluslaşma sürecine çok müdahale etti. Çeşitli dejenerasyon yöntemleri kullandı. Türklerin doğal uluslaşma sürecini dumura uğrattı. “Etrak be idrak” diyerek Türkleri aşağıladı. Ana dilini, alfabesini geliştirmesini önledi. Dönemin en ileri kültürü olan Türkmenlerin Bektaşi kültürünün gelişmesini engelleyip, imha ederek, uluslaşma sürecinin en temel faktörünü sabote etti. Türkçe Osmanlıya rağmen yaşatıldı.. Bunlardan dolayı da Osmanlı imparatorluğu anadili ve anavatanı olmayan bir imparatorluk haline geldi.

Cumhuriyeti bir ulus devlet üzerine inşa etmek zorunda olan Mustafa Kemal ise, “ne mutlu Türküm diyene, bir Türk dünya ya bedeldir” gibi abartılarla, Türkleri Osmanlının itmiş olduğu aşağılama kompleksinden kurtarıp, kendine güvenen bir topluluk haline getirme politikası izledi. Bulgaristan, Yunanistan gibi ülkelerle yapmış olduğu değiş tokuşlarla bir ulus yaratmaya çalıştı. O nedenle ne sağlıklı bir ulusal ne de güçlü bir tüzel halk kimliği oluştu. Bu yapısından dolayı da, toplumsal ilerleme sürecinin hep gerisinde kaldı ve onun adına her zaman ordu ön plana çıktı. Sözüm ona ilerleme adına ordu bir çok cunta yaptı, Türk Dil kurumunu kapattı. Cumhuriyetten beri oluşmuş olan toplumsal dokuyu bozdu. Toplumu ve ülkeyi ileriye taşımak yerine hep geriye götürdü. Bütün bu ve daha belirtemediğim nedenlerden dolayı, Türkiye halkı hala toplumsal ilerlemenin lokomotifi durumuna gelememiş, kara vagon gibi ordunun peşinden sürüklenmektedir.

Verdiğim örneklerde iki ülkenin de ekonomik alt yapıları biri birinin benzeri olmasına rağmen, Rusya’nın her toplumsal ilerlemesinin kilometre taşında halk, Türkiye nin kinde ise askeri bürokrasinin olması nedeninin uluslaşma süreç ve biçimi olduğunu vurgulamam gerekir. Türkiye de gelecekte halkın müdahalesi yönünde bir değişim olur mu? Buna başka bir yazıda değineceğim. O nedenle bu konuyu daha fazla uzatmayacağım. Zaten bu örnekleri bu konuyu açımlamak için vermedim.Yazının girişinde belirttiğim gibi İran da ki gelişmeleri, yakın tarihin bazı olaylarına değinerek, diyalektik ve tarihi materyalizm ölçüleri ile irdelemek için verdim.
Musaddak iktidarı, İran da halkın desteği ile Şahlık sistemine son vererek, bir halk iktidarı olarak kuruldu. Emperyalizm, İran ordusu içinde örgütlenerek, Musaddak iktidarını çeşitli hilelerle yıkarak, İran Şahı Rıza Pehlevi yi yeniden iktidar yaptı. 1979 da İran Şahı nın iktidarı İran halkı tarafından yıkıldı. Devrimi halk yaptı, ama devrimden sonra kurulun iktidar halk iktidarı olmadı. Yapılan devrim bir toplumsal devrim değil siyasal devrim biçimini aldı. O nedenle de iktidar halkın değil, teokratik bir Molla iktidarı oldu. Devrimin öncüsü olmasa bile, İran Şahı nın saray koruma taburunu bozguna uğratan, halkın fedaileri, Halkın Mücahitleri ve Molla rejimini canı gönülde destekleyen TUDEH teokratik Molla iktidarı tarafından imha edilerek, devre dışı bırakıldı. Katışıksız bir teokratik Molla diktatörlüğü kuruldu.
İktidar Mollalara geçti tarihsel ve toplumsal ilerlemenin inisiyatifi ise halka kaldı. İran halkı, tarihsel ve toplumsal ilerlemede ki inisiyatifi bir daha bırakmamak kaydıyla ele geçirmiş oldu. Her toplumsal inisiyatif kendi içinde bir toplumsal onuru da taşır. Toplumlar, yenileceklerini bilseler dahi, onurlarına gelen bir nüsubete hayır deyip, karşı koyarak, toplumsal onurlarını, kollar ve korurlar. İran halkı da, kendisinin yaptığı devrimi el koyup, kendi iktidarı haline getiren Mollalara hayır diyerek, hem onurunu korudu ve hem de toplumsal ilerlemenin inisiyatifini ele geçirdi. Bu gün bu inisiyatifini kendine laik bir biçimde, sonuna kadar kullanıyor. Amacına kavuşuncaya kadar kullanacağını gösteren bir çok veri var.
Yukarda değindiğim toplumsal olaylarda İran halkı hiç geri adım atmadı. Bütün süreçlerde, ne ordu ne de başka bir bürokratik yapıdan asla destek beklemedi. Her seferinde kendi öz gücüne ve dinamizmine güvenip, dayanarak toplumsal ilerlemedeki lokomotif görevini yerine getirdi. Çünkü İran halkı, uluslaşma sürecini doğal olarak yaşamış ve kendi dokularını örerek uluslaşmıştı. İran çok eski bir tarihe sahip. Belki de dünyanın en eski devlet örgütlenmesini İranlılar oluşturmuştur. Ana dilsiz, ana vatansız olan Osmanlı imparatorluğunun aksine İran, ana dili ana vatanı olan imparatorluk kurdu. İslam öncesi Mani, Mazdek gibi geniş kitleleri etkileyen felsefe erbapları yetiştirdi. Felsefesinin gücüne dayanarak, İslam’ı kolay kabul etmedi. O nedenle çok çeşitli savaşlar yaşadı İran halkı. Büyük zulümler gördü, acılar çekti. Ama kabul edemeyeceği şeylere hayır demesini öğrendi ve gerektiğinde hayır diyebildi.

Toplumsal çelişkilerin bir çatışma sürecine girdiği bütün ortamlarda, olgunun bir alt ekonomik, birde siyasal ve toplumsal üst yapısı olduğunu belirtmiştim. İran da ki, toplumsal olaylar da bu diyalektik yasaya denk bir seyir izliyor. İran da ki toplumsal muhalefetin, ekonomik alt yapısı, palazlanmış, iç pazara ve ulusal sınırlar içine sığmayan, eski kabuğu kendine dar gelen,dış pazara gereksinim duyan sermayedir. Molla rejimi, hegemonyasını korumak için dışa olan bütün kapılarını kapattı. Global bir dünya içerisinde bir adacık gibi kaldı. İçerde kapalı değil Pazar için üretim yapıyor ama dışa kapanıyor. Bu durum, arz talep dengesini bozuyor. O nedenle arz fazlası olan sermaye dış pazarlara gereksinim duyuyor. Humeyni’nin gelişinde militan bir mücadele veren “çarşı” esnafı artık o “çarşıya” sığmıyor. Ekonomik alt yapıda rahatsız olan sermaye, toplumun sistemden rahatsız olan kesimi ile birlikte ortak bir muhalefet gücü ve mücadele yöntemi geliştiriyor.

Başarıya ulaşacaklarına kuşku yoktur. Çünkü, İran despotik Molla rejimi, tarihsel, toplumsal, siyasal sürecini doldurmuş durumda. Hatta çok bile yaşadı. Rejimi yaşatanda yıkımın eşiğine getirende, gaz ve petrol gibi İran’ın yer altı zenginlikleridir. Yaratmış oldukları zenginlikle Molla rejimini bu güne kadar yaşattılar, ama oluşturmuş oldukları sermaye birikimi ile de, artık dışarı çıkmak ve ona denk bir sistem kurmak istiyorlar. Dünya konjonktürü, globalizm, ulusal çitlerin yıkılması, vizesiz dolaşılabilecek bir dünyanın oluşturulmasına doğru gelişmekte olan süreç, İran muhalefetine büyük dış dinamizm desteği sunuyor. Buna karşın Molla rejimi, dünyadan soyutlanıp, yalnızlaşıyor. Sovyetlerin bile dayanamadığı, bu arenaya İran Molla rejimi daha fazla dayanamaz. Zafer mutlaka İran halkının olacaktır.Ama Humeyni’nin İran halkına atmış olduğu kazığı unutmayıp,ondan gereken dersi çıkartabilirse.

Teslim TÖRE


Baski görüntüsü   druckbare Version anzeigen
Seite empfehlen   Artikel empfehlen
0 Kommentar(e)   kommentieren
 
Sayfa baslangici nach oben